Geçenlerde sanatçı Ahmet Güneştekin’in İstanbul’da bir AVM önüne “Konstantiniyye” adlı heykeli dikildi.

Geçenlerde sanatçı Ahmet Güneştekin’in İstanbul’da bir AVM önüne “Konstantiniyye” adlı heykeli dikildikten sonra, üç-beş kara cahilin protestosu nedeni ile Valilik heykelin üstüne kapkara bir çarşaf gerdirdi. Bu haber yayınlandığında ben de Philip Mansel’in “Konstantiniyye” adlı kitabını okuyordum. Elbette yobaz adamlar bilmez ki, “Konstantiniyye” bu şehrin Osmanlı’da kullanılan bir adıdır. Kitaptan bazı görüşleri paylaşmanın yararlı olacağını düşünüyorum.  

Fatih Sultan Mehmet, çocukluğundan beri Konstantiniyye’yi fethetme düşüncesiyle cezbolmuştu ve şehrin bir an önce alınmasının zorunlu olduğu hususunda sürekli ısrar ediyordu. Babası II. Murat’ın 1451 yılında ölmesinin ardından tahta geçince, bu arzusunu gerçekleştirme fırsatı doğdu.

Konstantiniyye’nin bir arzu nesnesi olması doğaldı, çünkü coğrafyası ve tarihiyle büyük bir imparatorluğun başkenti olmak için tasarlanmış gibiydi. Eğer tarih ve coğrafya Konstantiniyye’yi eşsiz bir imparatorluk başkenti kılmışsa, Osmanlılar’da büyük bir imparatorluk yönetmeyi kendileri için mukadder görüyorlardı.  

Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453 günü öğleden sonra, ne zamandır arzu edilen şehre girdi. Beyaz bir atın üzerinde, 900 yıl önce İmparator İustinianos tarafından yaptırılan Haghia Sophia Katedrali’ne geldi. Sonra atından indi, eğildi ve yerden aldığı bir avuç toprağı, Allah huzurunda bir tevazu ifadesi olarak, sarığından aşağı döktü. 

Katedral, Ayasofya Camii haline gelmişti. Fatih içeri girerken, kendilerini kurtarması için bir mucize beklentisiyle katedrale sığınmış olan yüzlerce Rum yığın halinde dışarı çıkarıldı. Mermer zemini hırpalayan askerlerinden birini durduran Fatih, “Ganimet ve esirlerle yetinin, şehrin yapıları bana aittir” dedi. Konstantiniyye kılıçla fethedilmişti. Ve diğer hanedanlarda olduğu gibi, 469 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesine kadar da, kuvvet kullanımı Osmanlıların başlıca denetim mekanizması olarak kaldı.

Habsburg hanedanının Viyana’yı yarattığı gibi, Konstantiniyye de Osmanlıların yarattığı bir yerdi. Çokulusluluk Konstantiniyye’nin esası haline geldi. Türkler, Fatih’in Konstantiniyye’ye getirdiği ilk ve en büyük gruptu. Rumlar, Ermeniler, İtalyanlar ile Musevilerin şehre getirilmelerinin başlıca nedeni ekonomikti. Konstantiniyye 1453’den sonra sadece Osmanlı İmparatorluğu ve Ortodoks Kilisesi’nin değil, aynı zamanda, Levant olarak bilinen Doğu Akdeniz limanlarından kaynaklanan ticari alt kültüründe başkenti olmuştur. Ticaret ve denizciliğin lisanı olan ve 19. Yüzyılın başlarına kadar Frenklerin tamamı, Rumların ve Ermenilerin çoğu ve Türklerin bazıları tarafından kullanılan İtalyanca şehrin ikinci diliydi.

1477’de, fetihden yirmi dört yıl sonra yapılan bir sayımda nüfus 80 bin civarındaydı. Bu nüfusun büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşuyordu. Daha sonra Rum, Musevi ve Ermeniler geliyordu. Avrupa’daki tek çokuluslu başkent olarak Konstantiniyye, milliyetçiliğe meydan okuyan bir şehirdi. Zenginliğin artması ve imparatorluğun sınırlarının büyümesiyle birlikte, Konstantiniyye’nin nüfusu hızla yükseldi. 1530 yılında yaklaşık 400 bine ulaştı. Konstantiniyye Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olduğu andan itibaren, uğruna mücadele edilen bir şehir olmuştur.  

Bu kısa açıklamalardan sonra önce bir konuda anlaşmak gerekir. Bu kentin ismi Cumhuriyet’ten önce hiçbir dönemde yalnızca “İstanbul” olmamıştı. “Burası 1453’den beri İstanbul” çıkışıyla “Konstantiniyye” adını protesto eden kara cahiller bunu iyi bilmeli. İşin üzücü tarafı İstanbul Valisi’nin cahil yobazlara itibar etmesi.   

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)



Facebook Yorumları



Disqus Yorumları